MESELE, ‘OLMAK YA DA OLMAMAK’ MI? -
Shakspeare, “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu” demişti yaklaşık beş yüz yıl önce ve yaklaşık beş yüz yıl sonra gene aynı noktadan bakıyoruz meseleye. Hele iş gelip, insanların gelecekte nasıl yaşacağı hususundaki planlarına dayanınca Shakspeare’in sözü neredeyse “nas” oluyor. Ve bu “nas”, “nus’u” devre dışı bırakıyor.
23 Nisan 1564’te doğan Shakspeare, hali vakti yerinde bir esnaf olan, aynı zamanda yerel yönetimde sulh hâkimliği ve belediye başkanlığı gibi önemli görevler üstlenen John Shakspeare’in büyük oğlu. Babasının maddi durumu daha sonraki yıllarda bozulsa da Shakspeare, diğer eşraf çocukları gibi ilkokuldan sonra eğitimini rahat koşullarda sürdürdü ve Roma edebiyatının temel yazıtlarıyla erken yaşlarında tanıştı Üniversiteye gitmedi Shakspeare. 1582’de on sekiz yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük Anne Hathaway ile evlendi. Oğlu Hamlet’i 1596’da, kendisinin ölümünden 20 yıl önce kaybetmesi, Hamlet’i yazmasında etkili oldu.
Londra’da aktör ve oyun yazarı olarak tiyatroculuk yapan ve kısa zamanda ün kazanan Shakspeare’in profesyonel yaşamı çok yoğun geçmiştir. Klasik mitolojiden alabildiğine beslenerek, öyküsel şiirler yazan ve oyunculuk yapan Shakspeare, zaten zengin bir aileden gelemsinin de etkisiyle çokça emlak satın almış ve oldukça zengin bir hayat sürmüştür. Shakspeare, zengin yaşayan biri olarak gene aynı zenginliğin içinde 1616’da ölmüştür.
* * *
Şimdi durup dururken Shakspeare nerden çıktı, bize ne bu adamın yaşam öyküsünden? denilebilir. Dahası, bu kadar mesele bu ülkede varken, bu ülke sorunlarını kendine dert etiğini iddia eden Eğitim ve Bilim Emekçileri sitesinde söylenecek sözü mü kalmadı ki, beş yüz yıl öncesinin Shakspeare’inden dem vuruluyor da denilebilir ve Shakspeare’in hayatına dudak da bükülebilir.
Ama burada mesele olan ne Şhakspeare, ne de başka beş yüz yıl öncekiler. Mesele edinilmeye çalışılan, beş yüz yıl öncesinde Shakspeare’in kendi hayatı üzerinden söylediklerinin hala baş tacı edilmesinin yarattığı bilinç bulanıklığı üzerine biraz düşünmeyi sağlayabilmektir. Bu anlamda Shakspeare’in, ““Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu” sözünün, en çok ta kişisel geleceklerini okullar aracılığı ile planlayan öğrenciler için geçerli hale getirilmiş olmasının yarattığı sıkıntılara biraz olsun işaret etmeyi deneyebilmektir. Bu bağlamda Shakspeare bi sembol. Hatta Shakspeare sembol bile değil, sembol olan ve bizim zihnimizi önemli oranda işgal eden O’nun“Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu” şeklindeki sözü. O, kendi sözünün figüranı; tıpkı bizlerinde çoğunlukla O’nun sözünün figüranı olduğumuz gibi.
* * *
Her birimizin olmazsa olmazları vardır; olmak ya da olmamak türünden vazgeçilmez olanlarımız. Ama her birimizin “olmazsa olmazları” zaman içinde hep değişen bir olmazsa olmaz da olmuştur. Yani demem o ki, bir zamanların “olmazsa olmazı” başka zamanın “olmasa da olurmuş”una hatta “acaba olmasa daha mı iyi olurmuş”una dönüşmüştür. Örneğin, her birimizin dostluk ilişkileri için, aile ilişkileri için, politik ya da ideolojik ortaklık yapacağımız kişiler için, çocuklarımızın nasıl yaşayacağına ilişkin, karşı cins ilişkileri için… vazgeçilmezleri ya da “olmazsa olmazları” hep olagelmiştir. Bu vazgeçilmezler için, ciddi çaba, emek ve zaman harcadığımız; uğrunda huzursuzluklar yaşadığımız olayları şöyle bi göz önüne alsak, bunların ömrümüzün yarıdan çoğunu işgal ettiğini görürüz. Hangimiz, “o olmazsa yaşayamam” dememiştir, ilk gençlik aşkı için? Hangimiz, “çocuklarımızın geleceği için ceket satmaya kalkışmamıştır”? Hangimiz, “ülkenin geleceği için yaşam hakkından feragat etmeyi” düşünmemiş ya da hangimiz, “dost bildiklerimizle ayrı düşersek nefessiz kalacağımızı” hissetmemişizdir?
Neredeyse ortak duygular olarak yaşadık bu türden hisleri ve bu ortak duygulardan ortak ahlak ve değer ürettik çoğunlukla. Bu değerler aracılığı ile bağ kurduk çevremizle. Ama zaman içinde çoğumuz, bir zamanlar “olmazsa olmazlar”ımızın hızla değiştiğine de tanıklık ettik bir biçimde. Bu değişim bizi çoğu kez ürküttü ama ürke ürke de olsa değiştik. Bu değişimi hızla yaşayanlar çoğunlukla değişimi aynı hızla yaşamayanlar tarafından dışlandı, hatta hızla bu değişim sürecinden geçenlerin diğerleri tarafından aşağılandığı zamanlar da oldu. Birçok ilişkimiz bu dışlamışlık üzerinden başkalaştı ve yeni bir tarza evrildi. Ve bugün hala bu süreç devam etmekte… Her birimiz hem değişmekte hem evrilmekteyiz: Ne de olsa “değişmeyen tek şey değişimin kendisi”. Tüm bunları hepimiz bildiğimiz halde, gene de özellikle bu ülkede sıra üniversite okumaya gelince, her birimiz kendi çocuklarımızın “olmazsa olmazları” yada vazgeçilmezi arasına yerleştiriyoruz üniversiteyi. Peki, ne işe yarar üniversite, ne kadar insana gerçekten ciddi bir varoluş, kendini varetme şansı tanır? sorusu burada önemli ama bu yazının boyutlarının ötesinde.
* * *
Şimdi birçoğumuzun sadece öğretmen olmadığı aynı zamanda ebeveynde olduğu varsayımından yola çıkarak, çocuklarımızın geleceğinin olmazsa olmazları üzerine düşündüğümüzde, “iyi bir eğitim”in, en temel “olmazsa olmazımız” olduğu çoğu kez net. Bir zamanların moda sloganı olan ama giderek alaycıl bir ifadeyle her mesele de kullandığımız “eğitim şart” repliği gibi bi replik bu; “oğlum/kızım ne yap yap ama üniversite oku mutlaka, bu konuda ne istersen yaparım” ve gene, “gerekirse ceketimi satarım” muhabbeti.
“Eğitim şart mı gerçekten ya da nasıl bir eğitim şart?” Ya da “çocuklarımız için üniversite şart mı ya da nasıl bir üniversite şart?” sorusu da yılarca tartışılıp durdu aramızda ve hala tartışılıyor. Ama hâlihazırdaki eğitim üzerine ilişkin görüşlerimiz ne olursa olsun, her durumda gençlerin olmazsa olmazları arasına sokuşturuyoruz, “üniversite eğitimi şart”ı. Üniversite neden şart? sorusuna ise çoğu kez “İyi bir gelecek için” şeklinde cevap veriyoruz. Öyleye hangi ana baba çocuğunun kötülüğünü ister ki!!!
Üniversite iyi bir geleceğin kapısını aralayan sihirli anahtar sanki. O anahtar elindeyken açamayacağın kapı yok gibi düşünülüyor çoğunlukla. Böyle düşünmeyenler, yani, üniversitelerin artık bir anahtar değil aileler için çoğunlukla bir külfet ve çocuklar için neredeyse hayata karşı zaman kaybı olduğunu düşünenler bile vazgeçemiyorlar üniversiteden. Daha ilkokuldan başlayarak hem kendi yaşam planlarını hem çocuklarının gelecek planlarını üniversite üzerinden inşa etmeye çalışıyorlar. Üstelik birçoğumuz yarım milyon üniversite mezunu gencin işsiz olduğunu da biliyoruz. Ama olsun, bi unuttur işte. Belki bizim ki bu yarım milyonun içine girmez; şans ne kadar az olursa olsun denemeye değer. Ne de olsa göle maya çalan ve “ya tutarsa” diyen Hoca’ların torunlarıyız.
Bu “üniversite olmazsa olmaz” anlayışı aslında bi çok gencin yeteneklerini yok sayan bir süreç. Çünkü “üniversite olmazsa olmaz” diye düşünen bizler, hangi üniversite sorusuna da “çocuklarımız iş olanağı sağlayacak üniversite” diye cevap veriyoruz. Ve bu ülkede hangi mesleklerin şimdilik iş olanağı sağladığı belli. O nedenle de çocuklarımız oralarda okumaya zorluyoruz. Sonuç, çoğunlukla tam bir hayal kırıklığı, tam bir hüsran.
Çocuklar iş olanağı sağlayan bölümleri kazanamaz hayal kırıklığı yaşarlar ve bizlerin hayalkırıklığı onlardan da derindir. Bu derin hayal kırıklıkları bir biçimde ilişkilerimizde de kırılmaya yol açar, yada en azından şöyle bi zedeler, sallar çocuklarımızla ilişkilerimizi. Kazanıp bitirseler ve iş bulsalar bile, bir süre sonra hayatlarını böyle bir işte sürdürmelerini anlamsız bulular ama iş işten geçmiştir ve tam bir hüsran yaşarlar çocuklarımız. Bu kez biz onların işleri güçleri olduğu halde neden anlamlı bi hayat süremediklerine, neden mutsuz olduklarına şaşarız. Yetmez, nankörlükle ve açgözlülükle suçlarız. İlişkilerimiz sadece kırılmaz yada hafif sarsılmaz, birbirimizi anlamayan ve aynı evde yaşasak bile birbirimizden kopuk yaşayan canlılara dönüveririz. Ve belli bir yaşa gelindiğinde ne çocuklar memnundur hayatlarından ne de onlar için saçlarını süpürge eden biz ebeveynler.
Sorun nerdedir dediğimizde, çoğunlukla sistem eleştirileriyle başlarız işe. (Burada sistem meşrulaştırıcılığı yapacak durumum yok). Elbette bu ülkenin ve neredeyse tüm ülkelerin eğitim süreçleri sıkıntılı. Ne de olsa eğitimin temel amacı, sistemi yeniden üretmek. Kimsenin insan nasıl mutlu olur diye bi derdi yok ki, eğitimi onun üzerine bina edebilsinler. Sistemi yeniden üretmenin en temel amaç olduğu bi kurumdan sistemden şikayetçi olanların kalkıp medet beklemesi çelişkili bi durum olsa da, seçeneksiz hissederiz kendimizi ve bi umutla kendi çocuklarımızın o sistemden geçerek mutlu bir insan olacağını hayalleriz. Ya da bunu bile yapmaz konu üzerine düşünmeyiz bile. “Ben görevimi yaptım, okuması için ne gerekiyorsa çabaladım, hayat onun” der, çıkarız işin içinden. İster hayalleyelim, ister sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizi varsayıp kendimizle gurur duyalım, yaptıklarımızın boşa bi çaba olduğunu ama beyhudeliği görmek için çocuklarımızın bizim yaşlarımıza ulaşmasını ve bizimde ölüme yaklaşmış olmamızı bekleriz. Ve döner yeniden sistem eleştirisine yöneliriz; oysa “atı alan Üsküdar’ı geçmiştir”; iki kuşak çarkın içinde kendilerine biçilen işlevlerini yerine getirmiştir.
Elbette yaşamın her döneminde sistem eleştirisi önemli. Elbette hemen herkesin acı çektiği ya da en azından pek mutlu olmadığı bir işleyişin üzerine düşünmek ve işleyişi dönüştürmeye çalışmak ta önemli. Eğitim açısından bakıldığında elbette okullara ayrılan pay düşük. Elbette ülkenin kaynakları geniş kesimlerin çıkarları gözetilerek kullanılmıyor. Elbette “sıkışmış okullarda” sıkışan eğitimden kimseye hayır gelmez ve elbette ki tüm bunlar üzerine düşünmek ve alternatifler önermek bizlerin işi. Ama tüm alternatif önerilerimiz hep o bize dayatılan ve artık bizlerinde içselleştirdiği “olmazsa olmazlar” bağlamı içine sıkışmış durumda. Böyle olunca da, ne yaparsak yapalım bir çemberin içinde dönüp durmak dışında bir “kader” belirleyemiyoruz.
Burada ifade edilenler birçoğumuza absürt gelebilir. Saçma sapan olarak ta değerlendirilebilir. Ama bence bizi çemberin içinde tutan “olmazsa olmazlarımızdan” hızla vazgeçemediğimiz sürece, ne sistem eleştirileri ne de alternatif sistem anlayışları bi işe yaramaz. Çünkü ne kadar eleştirel olursak olalım, en temel meselelere Shakspeareyen olarak bakıp duruyoruz: Yani hala olmak ya da olmamak noktasındayız hayatın. Oysa bence olmak ya da olmamakta değil mesele. Mesele “sahip olmak ya da varolmak”da. Yani çocuklarımızın gelecek planları içinde “olmazsa olmazımız olan” ve çocuklarımız içinde “olmazsa olmaza” dönüştürdüklerimize bakış açımızda. Onlar için kurduğumuz planlarda, hep “sahip olma” üzerinden işliyor düşlerimiz. Çocuğumuz iyi bir mesleğe sahip olsun, biz iyi bir çocuğa sahip olalım vs… Mülkiyetle ilgili sahip olmak istediklerimizi; evimizi, arabamızı, dostlarımızı, eşlerimizi bilumum sahip olduklarımızı ya da olmak istediklerimizi de işin içine katarsak, ne denli sahip olmayı arzulayan insanlar olduğumuz daha net görebiliriz. Oysa sahip olunan şeyler, gün gelip bize sahip oluyor. Sahip olarak özgürleşeceğimizi varsaydığımız her şey aslında bizi mutlak köleliğe bir adım daha yaklaştırıyor.
* * *
Kesinlikle inanıyorum: Yaşadığımız toplumda çember alabildiğine dar ve yaşamın her alanında bu darlık bunaltıcı. Bu darlık yüzünden sadece ilişkilerimiz daralmıyor, topyekün yeteneklerimizde daralıyor. Bu darlık yüzünden, darlığı aşmak için yaptığımız her girişim çoğu kez bumerang etkisiyle bize geri dönüp bizi kendi koşullarına hapsediyor. Gene, kesinlikle inanıyorum: daha genişlemiş olanakları olan ve bu genişlemiş olanakları geniş kesimlerin çıkarına sunan toplumlarda her şey biraz daha başka olabiliyor. Mesela daha az stresli bi hayatları, daha az gündelik hayat kaygılarıyla sürdürüyorlar ömürlerini. Daha fazla olanakları ellerinde tutuyorlar ve daha fazla dünya nimetlerinde faydalanıyorlar. Ama her şey gene de bir çemberin içinde işliyor. Her şey o çemberin sınırlarıyla sınırlı. Çember biraz daha geniş, hepsi o kadar. Çemberin genişliği insanın insanla ilişkisini gene de yeteri kadar geniş tutmuyor. Ve inanıyorum ki, çemberin dışında olmadıkça, “oynadığımız alan” ne kadar geniş olursa olsun, belki figüranlıktan başrol oyuncusu olmaya terfi ediyoruz. Ama bu bizi senaryosu yazılmış oyunun içinde “oyuncu” olmanın ötesine geçirmiyor; kendi senaryomuzla var ettirmiyor hayatı.
Çemberi genişletmek önemli elbette. Figüranlıktan aktörlüğe ya da aktrisliğe terfi etmek ya da çocuklarımızın terfisini görmek hiç de önemsiz değil. Ama gene de bu darlığı aşmak diye derdi olanların çemberi kırma diye bir derdi da olmalı. Bu ise “olmazsa olmazlarımız”ın en azından bir kısmından feragat etmekle mümkün gibi gözüküyor bana. Çocuklarımız için “olmazsa olmaz” diye gördüklerimizden vazgeçmeyi becermekle mümkün. Yani, çocuklarımız adına onların nasıl bir hayat süreceğine daha çocuklarımız doğmadan karar verişimizle başlayan meseleyi olmak ya da olmamak ekseninden koparıp, “sahip olmak ya da varolmak” eksenine çekmekle mümkün. Belki çocuklarımızın bu dünyaya geldikleri andan itibaren, onların “kendi oluşlarını gerçekleştirme” diye bir hakları olduğunu görmekle ve buna saygı duyarak tüm varoluş kararlarını desteklemekle genişleyecek çember. Belki böyle değişecek, çemberin dışına böyle çıkacak hayat. Çocuklarımızın hayatından kendimizi, kendi “olmazsa olmazlarımızı” çekip almakla başlayacak daha ‘kendisi için olan hayat’... Her şey daha zor, daha kaygı verici ve daha incitici olacak belki, ama radikal değişim böyle başlayacak. Gerisi, nasıl ki şimdiye kadar her tür kötülük kendini tekrarlayarak geldiyse gene kendini tekrarlayarak ama bu kez sahip olma ve köleleşme üzerinden değil, varolma ve özgürleşme üzerinden gelecek.
Oldukça saçma ve fazla hayalperest durabilir, ama her şey hayalleyerek başlamadı mı evrende?