Menüler
     Etkinlik Takvimi
‹‹
Eylül  10
››

PT SA ÇR PR CU CT PZ
1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30

Bu Ay İçerisinde 0 Etkinlik Bulundu.
 
     E-Posta Üyeliği
 Adınız :
 Soyadınız :
 E-Posta :
     Hava Durumu
Samsun İçin Hava Durumu
     Ziyaretçi Defteri
Defteri Oku Deftere Yaz
     Anket
 
Hiç Anket Eklenmemiş
 
     Sendika Tv

     Yerel Kanallar
Yrd. Doç. Dr. Melda Yaman Öztürk
 
YÜZYILIN KRİZİ -

Kapitalist üretimin gerçek engeli, sermayenin kendisidir. İşte bu sermaye ve onun kendisini genişletmesidir ki, üretimin hem çıkış hem de sonuç noktası, hem itici gücü hem amacı olarak görünür; üretim yalnız sermaye için üretimdir... (Marx, Kapital III, s.222).

Giriş

Gün geçtikçe küresel krizin Türkiye’ye etkisi büyüyor. Eylül ayında dünya borsaları çalkalanırken hükümet çevrelerinden “kriz bizi etkilemez” yorumları geliyordu. Bugünse kriz hemen her kesim tarafından net bir biçimde hissediliyor. Ekonomideki durgunluk birçok fabrikada üretimin yavaşlatılması sonucunu doğurdu. Kriz bahanesiyle işten çıkarmalar başladı. 2008’in ikinci ve üçüncü çeyreğine ait büyüme oranlarının yüzde 2.3 ve yüzde 0.5’de kalması da krizin açık birer göstergesi .

Sermaye grupları Eylül başından bu yana krizi dillendirmeye başlamıştı. Hükümeti acil önlemler almaya zorlarken tam bir sınıf refleksi gösteriyorlardı. TÜSİAD Türkiye’nin koşullarını şöyle tarif etmişti : 45 milyar dolarlık bir cari açıkla krize yakalandık. Özel sektörün dış borcu 190 milyar dolar. Toplam dış borcumuz ise 284 milyar dolar civarında. Reel sektör açısından en büyük ihraç pazarları olan Avrupa Birliği’nde ve Rusya’da büyümenin yavaşlaması ihracatımızı olumsuz etkileyecek.

Başta sendikalar ve siyasal partiler olmak üzere işçi sınıfı örgütleri de krizi epeydir gündemlerine taşımış durumdalar. Kriz üzerine söyleşiler, paneller düzenleniyor, eylemler örgütleniyor. Feminist örgütler, sendikaların kadın komisyonları ve çeşitli kadın örgütleri de krizin kadınlara yapacağı olası etkileri konuşmaya başladılar. Krizle ve cinsiyetçi emek bölünmesi ile mücadele yolları üzerine düşünüyorlar.

Bütün bu çabaların ortak bir amacı var: Sermayenin, krizin faturasını işçi sınıfına yüklemesine karşı çıkmak ve kriz koşullarına karşı mücadele edebilmek. Krizin işçi sınıfında yaratacağı tahribata karşı nasıl mücadele edileceği üzerine düşünürken krize ve krizin dinamiklerine göz atmakta yarar olacağı görüşündeyim. Çünkü kapitalizmin işleyişini anlamak kapitalizmle mücadelede önemli bir uğrağı oluşturuyor. Ve kapitalizmi anlamak, krizi anlamaktan geçiyor.
1. GLOBAL KRİZİN ANALİZİ

Krizin Göstergeleri
Birleşmiş Milletler’in “yüzyılın krizi” olarak nitelediği kriz kapitalizmi can evinden vurdu. Kriz aslında geçen yılın sonlarında ilk sinyallerini vermişti: ABD’de konut kredisi (mortgage) piyasasında büyük bir çöküntü yaşanmıştı. Eylül ayından itibaren yaşananlar bu çöküntünün bankacılık kesimine ve öbür finans kurumlarına sıçrayarak yayılmasından başka birşey değil.

Krizin ilk göstergeleri iflas eşiğine gelen büyük bankalar ve sigorta şirketleriydi. Bunların her biri ‘batmak için çok büyük’ denilen türde kurumlardı. ‘Hassas’ finans piyasalarının buna ilk tepkisi borsada yaşanan sert düşüşler oldu. Devletin tepkisi ise büyük kurtarma planlarının hayata geçirilmesi oldu. İlk olarak Fannie Mae ve Freddie Mac olarak bilinen iki kuruluş devletleştirildi; ardından AIG ve Washington Mutual gibi finans şirketleri kurtarıldı.

Devlet müdahalesi, pek çok araştırmacının dikkat çektiği üzere, 1929 krizi ve New Deal dönemini hatırlatıyor. Tek benzerlik devlet müdahalesi değil: ‘Kara Perşembe’ olarak tarihe geçen günde de ABD’de borsa dibe vurmuş, o günün fiyatlarıyla dört milyar dolar yok olmuştu. Kriz yine finans alanında başlamış ve ardından reel sektöre yayılmıştı. Krizin etkileri 1930’lar boyunca sürmüş ve Roosevelt’in devletin ekonomiye büyük ölçekli müdahalesi demek olan ‘New Deal’ programı döneme damgasını vurmuştu. Kriz ABD’yle sınırlı kalmamış kısa zamanda Avrupa’ya yayılmıştı. 1930’lar kapitalist dünyanın en zorlu dönemleriydi.

Elbette ki bugün kapitalizmin ulaştığı aşama seksen yıl öncesi oranla çok daha karmaşık. Ayrıca sermayenin uluslararasılaşması düzeyi olsun, yeni üretim teknikleri, tüketim biçimleri, gündelik yaşam biçimleri olsun, geçmişten farklı. 1930’ları hatırlamak bütün bu farklılıklar içinde kapitalizmin benzer eğilimleri taşıdığını göstermesi açısından önemli.

Küresel krizle birlikte ABD’nin en büyük yatırım bankaları tarihe karıştı. Bunlardan biri olan Bear Stearns iflas eşiğine geldi ve Morgan Stanley’le birleşti. Bir diğeri, Lehman Brothers, iflas etti. Merrill Lynch, Bank of America tarafından satın alındı. Goldman Sachs ve Morgan Stanley ise ticari bankacılık izni aldılar. Buna göre her iki banka da yatırım bankacılığına son verecek ve faaliyetlerine bundan sonra sadece `ticari banka` statüsünde devam edecekler. Önceki döneme kıyasla daha fazla düzenlemeye tabi olacaklar. Böylece ABD’de finans alanında önemli bir yeri olan yatırım bankacılığı sona ermiş oldu .

Krizin boyutlarını ortaya koyan bir diğer gösterge de hükümetlerin krize karşı aldığı tedbirlerde açığa çıkıyor: Dünya genelinde ülkeler toplam 5,5 trilyon doları aşkın kurtarma paketleri açıkladılar; Amerikan Merkez Bankası (FED) ve öbür merkez bankaları koordineli olarak faizleri düşürdüler; AB ülkeleri ve öbür ülkeler banka mevduatlarındaki garantiyi arttırdı ya da tam güvence getirdi .

Her krizde olduğu gibi sermaye krizin yükünü işçi sınıfına yüklemeye çalışacak. Bunun en can alıcı sonucu da artan işsizlik olacak. Daha şimdiden Goldman Sachs 3 bin 260 kişiyi işten çıkarmayı planladığını açıkladı. Ford, Almanya`daki üretimini azaltacağını ve 204 kişiyi işten çıkaracağını duyurdu. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO gelecek yıl sonuna kadar 20 milyon kişinin işini kaybedebileceği uyarısında bulundu.

Bugünkü küresel kriz de finans alanında başladı ve büyük finansal kurumları yerle bir etti. Borsada gerilemeden, döviz fiyatlarındaki dalgalanmalara; batan bankalardan mevduatlara getirilen devlet garantisine kadar krizin ilk göstergeleri finans alanında idi. IMF`nin yayımladığı ‘Küresel Finansal İstikrar Raporu’na göre kredi krizinden kaynaklanan zarar tahminen 1,4 trilyon doları bulacak.

Sadece Finans Krizi mi?
Krizi finans alanında ortaya çıktığı gibi dünyaya finansal bağlantılar aracılığıyla yayılıyor. Kapitalizmin son otuz yıllık eğilimleri ve işleyişi dünya finans piyasalarını muazzam ölçüde birbirine yaklaştırdı, bütünleştirdi. Bu entegrasyonun kaçınılmaz bir sonucu olarak bir ülkede finans alanında yaşanan gelişmeler çok kısa zamanda öbür ülkeleri de etkiliyor. Dolayısıyla finansal bağlantıların krizin yayılmasında önemli bir işlev gördüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.
Bununla birlikte krizi finans krizi olarak nitelemek temel bir hatayı içinde barındırıyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, krizin finans alanıyla sınırlı olmadığı gün geçtikçe daha açık hale geliyor. Finans alanındaki gelişmelerin hemen ardından reel sektörden haber almaya başladık. Otomotiv, inşaat ve parakende sektöründe epeydir sorun yaşanıyor. Özellikle otomotiv sanayinde durum giderek kötüleşiyor : General Motors’un piyasa değerinin 1929’daki değerine düştüğü söyleniyor. Şirket Chrysler ile birleşmek için Hazine’den yardım istedi. Volvo 3.300 kişiyi işten çıkarıyor. Avrupa Otomobil Üreticileri Birliği, krizi gerekçe göstererek AB bütçesinden 40 milyar Avro destek istedi . Otomobil üreticileri tüketicilerin kredi yüklerinin hafifletilmesi talebinde bulunuyor; çünkü azalan üretime dahi talep çok zayıflamış durumda. Avrupa`da otomobil satışları Ağustos ayında yüzde 15,7 düşmüştü. Öbür yanda Bosch, Continental gibi beyaz eşya firmaları da işçi çıkarmaya başladılar.

Yukarıdaki bir kaç veri krizin üretim alanında etkili olmaya başladığının habercisi. Krizin üretimde giderek derinleşeceğini ve önümüzdeki bir kaç yılın çok zor geçeceğini liberal iktisatçılar bile dillendirmeye başladılar.

Finans alanında bu denli büyük altüst oluşlar yaşanırken üretim alanının etkilenmemesini beklemek en hafifinden saflık olurdu. Ne var ki durum bundan ibaret değil. Tersine, finansal alanda yaşanan sorunlar, esas olarak, üretim alanındaki problemlerin bir yansıması. Dolayısıyla yaşanan üretimin krizi yani sermaye birikiminin krizi.

Bu durumda, “kriz neden finans alanında ortaya çıktı” sorusunu yanıtlamak gerekiyor. Bunu açıklayabilmek için otuz yıl kadar geriye gitmek gerekiyor. 1970’lerin ortalarında erken kapitalistleşen ülkelerde yaşanan krize, kriz sonrasında finans alanında yaşanan gelişmelere, kredilerde şişkinliğe değinmeden bugünkü krizi açıklamak olanaksız.

Kredi ve Kriz
Son yıllarda dünya ekonomisinin giderek finansallaştığını ve kredi sisteminin muazzam ölçülerde büyüdüğünü hatırlayalım. Giderek kontrol edilemez hale gelen bu büyümenin bir patlamaya neden olacağını kestirmek için kahin olmak gerekmiyor. Finansallaşmanın ulaştığı boyutları ortaya koyması açısından şu veriler oldukça çarpıcı : Dünyadaki tüm gayrimenkullerin toplam değeri 75 trilyon dolar. Tüm ülkelerin gelirleri toplamı 70 trilyon dolar. Sadece türev piyasaların toplam büyüklüğü ise 2007 sonunda 600 trilyon dolara ulaşmış durumda. Yani sadece türev piyasaların büyüklüğü toplam dünya gelirinin sekiz-dokuz katı.

Finansal alandaki genişlemenin temelinde kredilerdeki şişkinlik yatıyor. Dünya ekonomisinin finansallaşması denen süreç, esas olarak, üretim alanında karşılaşılan sorunların çözümünün finansal alana havale edilmesidir. Kredi kapitalist üretim için temel bir mekanizmadır. Yatırımların büyük çoğunluğu ancak kredi kaynakları mevcutsa gerçekleştirilebilir. Kredi mekanizmasının bir başka işlevi daha vardır. Kapitalist toplumda yığınların satın alma gücü sınırlıdır. Kredi tüketimi pompalamak için de kullanılmaktadır : Kredi kartları ve konut kredileri satılamayan malların satılmasına hizmet eder. Böylece bir yandan üretimi arttırmak için gerekli para sermaye kaynakları yaratılmakta, bir yandan da üretilen metalar için tüketici yaratılmaktadır. Kredi paranın ulaştığı bu aşamada üretimle tüketimin ilişkisini, Marx’ın Grundrisse’deki sözleriyle ifade edelim : O halde üretim sadece özne için bir nesne değil, aynı zamanda nesne için de bir özne yaratmaktadır. (Marx, Grundrisse, s.154).

Kredi sistemi kapitalist sisteme itici gücünü veriyor; bu yanıyla kredinin kapitalist üretimin kan damarları olduğu düşünülebilir. Ancak kredi sistemi, aynı zamanda, kapitalist birikimin en keskin çelişkilerini de içinde barındırıyor. Marx kredi sisteminin, üretici güçlerin maddi gelişimini ve bir dünya piyasasının kurulmasını hızlandırdığı gibi, şiddetli patlamaları ve bunalımları da hızlandırdığına işaret etmiştir. Marx şöyle diyor : Emeğin toplumsal niteliği metaların para –varlık biçimi ve dolayısıyla da gerçek üretime yabancı bir şey olarak göründüğü sürece para bunalımları –gerçek bunalımlardan bağımsız ya da bunların yoğunlaşmış şekli olarak – kaçınılmazdır (Marx, Kapital III. Cilt, s.457).

Marx ayrıca krizlerin asıl olarak finansal alanda ya da para krizi olarak ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Bununla birlikte, görünürdeki para krizinin, gerçekte daha temel nedenleri olan krizin ortaya çıkma biçimi olduğunu hatırlatıyor: Yeniden-üretim sürecinin tüm sürekliliğinin krediye dayandığı bir üretim sisteminde, kredinin birdenbire kesildiği ve ancak nakit ödemelerin geçerli olduğu sıralarda –ödeme araçlarına olan büyük hücum karşısında– bir bunalımın mutlaka ortaya çıkacağı açıktır. Bu yüzden ilk bakışta bütün bunalım sırf bir kredi ve para bunalımı gibi görünür (Marx, Kapital III.Cilt, s.434).

Buna göre kriz finans krizi biçimini almıştır; krizi anlamak için kriz dinamiklerini incelememiz gerekir. Tekrarlamak gerekirse, krizin dinamiği ile krizin gerçekleşme biçimi arasında bir ayrım yapmış oluyoruz. Krizin temel mekanizması sermaye birikiminde içerilen çelişkilerden kaynaklanır. Kredi mekanizması da sermayenin başlıca çelişkilerini içinde barındırır. Kredi geleceğin artı-değerinin kullanılması demektir. Krizin ortaya çıkma biçimi ise ürünlerin satılamaması, kârların azalması, büyümenin yavaşlaması biçiminde olabilir. Krizi yaratan temel eğilim ise sermayenin artı-değeri hiçbir sınır tanımadan arttırma ve sınırsızca genişleme eğilimidir. Sermayenin bu sürekli birikim eğilimine karşılık bunu gerçekleştirecek olanakların olmamasıdır. Sermayenin bu doymak bilmez hareketi, sermayenin aşırı birikim eğiliminde ifadesini bulmaktadır.

Marx krizleri ayrı bir başlık altında incelememiştir; ancak sermayeyi incelemesi aynı zamanda kriz incelemesidir. Çünkü Marx’ın teorisi krizlerin sermaye birikimine içkin olduğunu ortaya koyar. Marx, “Sermaye, doğası gereği, emek ve değer yaratımı için bir sınır koyar, bu sınır onun bunları sonsuzca büyütme eğilimi ile çelişki halindedir. Hem kendine özgü bir sınır koyması, hem de bütün sınırların ötesine doğru çabalaması canlı bir çelişkidir” diye yazmıştır. (Marx, Grundrisse, s.321). Krizler sermaye birikiminin asli uğraklarıdır; sermayede içerili olan çelişkilerin ortaya çıktığı, artık gizlenemez olduğu anlardır.

Bugünkü kriz de sermayenin aşırı birikim eğiliminin sonucudur. Sermaye artı-değer üretimini sınırsızca arttırmak ihtiyacındadır. Önündeki engelleri, kendi sınırlarını dikkate almadan genişleme ihtiyacındadır. Sermaye önüne çıkan engellere geçici çözümler üretebilir; ancak bu çözümler mevcut sorunları ortadan kaldıramaz. Çünkü sorunlar sermayenin tanımında içerilidir; sermayenin kendisi çelişki yüklüdür. Çelişkiler keskinleşip engellenemez hale gelince kriz ortaya çıkar. Bugün olduğu gibi; kredi mekanizması bir dönem için yaşanan sorunlara çare olarak görüldü ve giderek şişti; sistemin kendi kendini döndürmesi olanaksız hale gelince kriz patlak verdi.

Kredi şişkinliğini anlayabilmek için sermaye birikiminin uzun erimli hareketlerine bakmak gerekiyor. 1970’lerin ortalarında erken kapitalistleşen ülkelerde yaşanan aşırı birikim krizi bugün yaşananları anlamada önemli bir uğrak.
1970’lerde yaşanan durgunluk döneminde üretken yatırımlar kârlı olmaktan çıktıkça sermaye yeni kârlı alanlar arayışına girmişti. Böylece sermayenin para sermaye olarak değerlenmesi eğilimi güçlendi. Erken kapitalistleşen ülkelerde para sermaye olarak değerlenme yolları arayan aşırı sermaye geç kapitalistleşen ülkelere yöneldi. Geç kapitalistleşen ülkeler üretken yatırımlarını sürdürebilmek için para sermaye arayışında idiler. Başlarda uygun şartlarda kredi bulunabiliyordu; zamanla borçluluk ilişkisi derinleşti. O dönemde gelişen euro-dolar piyasaları gibi yeni finansal mekanizmalar da kredilerdeki artışa hizmet etti.

Tüm bu gelişmeler, sermayenin uluslararası hareketini hızlandırdı. Kriz sonrası dünya genelinde sermaye yeniden yapılandırıldı: Sermaye hareketlerine serbesti getirildi, sermayenin uluslararası hareketinin önündeki engeller büyük ölçüde kaldırıldı. Mevcut sınırlamalar kaldırıldı ve denetimler azaltıldı; ancak belirtmek gerekir ki yeni dönem de bütünüyle kuralsız bir dönem olmadı.

1980 sonrasında yeniden düzenlenen sadece sermaye hareketleri değildi; sermaye emek ilişkisi de yeniden yapılandırıldı. Sermayenin emek üzerinde denetimi arttırıldı; çalışan kesimlerin elde ettiği hakların büyük kısmı gaspedildi. Yeni dönem bütün dünyadaki emekçiler için daha uzun çalışma saatleri, daha düşük ücretler, sağlıktan eğitime temel hakların metalaştırılması, örgütlülüğün engellenmesi anlamına geliyordu. Bütün bu gelişmeler sermayenin 1970’lerdeki krizinden çıkmak için yeniden yapılanmasının sonucuydu.

2. KRİZ ve Sermaye ve Emek İlişkisi

Sermayenin Yeniden Yapılandırılması
Kriz, sermayenin yeniden yapılanması açısından ele alınınca krizlerin sermaye için çok özgül bir işlev taşıdığı ortaya çıkıyor. Çünkü kriz, sermaye birikiminin çelişkilerine yeni çözümler üretilmesinin koşullarını da yaratır. Kârlılığı sürdürmenin yolu, büyük ölçekli yeniden yapılanmayı gerektirir.

Krizin ardından sermayenin kendi içinde ve sermaye ile emek arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırılması sürecine girilir. Bu çerçevede, iktisadi, politik, kurumsal düzenlemeler gündeme gelir. Sermaye-emek ilişkileri, artı-değer üretimini arttırmak üzere, artı-değeri üretme ve el koyma koşullarının yeniden yapılanmasını getirir. Sermaye emek üzerindeki tahakkümünü arttırır. Fiili çalışma saatlerinin uzatılmasından, emek süreçlerinde denetimin arttırılmasına; sosyal hakların gaspından, emek gücünün yeniden üretiminin düzenlenmesine kadar bir dizi uygulama bu çerçevede ele alınabilir.

Bu süreçte devletin sermaye birikimindeki önemi açık hale gelir. Yeni birikim dönemindeki uygulamaların yasal ve kurumsal çerçevesini devlet düzenler. 2001 krizini hatırlayalım. Krizin ardından bankacılık alanındaki yasal düzenlemelerden, yeni iş kanuna kadar bütün uygulamalar devlet aracılığıyla gerçekleşmiştir. Krizle bizzat devletin işlevi ve konumu da yeniden düzenlenir.

Sermayenin farklı kesimleri arasında da artı-değerin paylaşımı üzerine savaş şiddetlenir. Sermayeler değersizleşir, ucuzlar ve el değiştirir. Üretken olmayan sermayeler tasfiye olur. Üretkenliği arttırıcı üretim teknikleri, yeni teknolojiler uygulamaya konur. Böylece üretimin daha kârlı olanakları yaratılırken, bir yandan da sermayenin merkezileşme, yogunlaşma eğilimi güçlenir.

Sonuç olarak kriz sermayeye taşıdığı olumsuzluklardan bir parça temizlenme olanağı verir. Sermaye için daha kârlı olanakların yaratılmasına zemin hazırlar. Suzanne de Brunhoff krizin, bu anlamda, ‘olumsuzluğun eylemi’ niteliğiyle olumlu bir işlevi olduğunu söyler . Ancak unutulmamalıdır ki, yeni birikim koşullarının yarattığı yeni çelişkiler sonraki krizlerin potansiyelini taşır.

Sonuç olarak kriz sermaye için hem hastalık, hem de hastalığın yegane ilacı. Sermaye birikimi için kriz kaçınılmaz; çelişkiler keskinleştiğinde kriz patlak verir. Yeni, daha kârlı birikim koşullarının yaratılabilmesi anlamında da kriz kaçınılmazdır. Bu yanıyla sermaye birikimi açısından kriz zorunlu bir uğrak.

Kriz ve İşçi Sınıfı
Krizin sermaye açısından önemini ve işlevini tartıştık. Özetle krizler kapitalizmin sonu anlamına gelmiyor; tersine sermayenin daha elverişli birikim koşullarına erişmesi olanağını sağlıyor.

Ancak sermayenin yeniden yapılanması sürtünmesiz bir süreç değildir. Bütün bu düzenlemelerin nasıl ve ne oranda hayata geçirileceğini emek-sermaye ve sermayeler arası mücadele belirler.
Sermaye krizde azalan kârları bahane ederek, ücretlerin düşürülmesini, iş yavaşlatmayı, işten çıkarmayı, işyerlerini kapatmayı, sosyal hakları sınırlamayı, sendikalaşmayı zayıflatmayı deneyebilir. Kârlarını arttıracak ya da kayıplarını azaltacak her türlü tedbiri hayata geçirmek isteyecektir. Yasaları ve kurumları bu amaçlar çerçevesinde, kriz koşullarını gerekçe göstererek, yeniden düzenlemeyi önerecektir. İşçi sınıfının örgütlülüğü ne derece güçlü ise bütün bu uygulamalara o denli karşı durabilir.

Türkiye’de krizin ilk alametleri belirdiğinde, sermaye sınıfı bir yandan işçi çıkartmaya, bir yandan da sesini yükseltmeye ve devletten taleplerini dile getirmeye başladı . Kredi imkanlarının genel olarak daralması, önümüzdeki dönemde sermayenin kendi içinde merkezileşmenin hızlanacağının ve para sermaye kaynaklarını (örneğin bankaları) denetleyen büyük sermayelerin zor duruma düşen işletmeleri kolayca ele geçirebileceğinin işareti. Bu ortamda, hemen tüm sermaye kesimleri devletin kredi sistemine müdahale etmesini ve ucuz kredi imkanları sunmasını istiyorlar. Bu ise toplumsal kaynakların (eskiye göre daha geniş ölçüde) sermayenin emrine verilmesi anlamına geliyor. Bankaların dış borçlarını devletin üstlenmesi, işsizlik sigortası fonunun ‘sanayiciye ucuz kredi’ fonuna dönüştürülmesi gibi talepler bunun örnekleri.

Öte yandan, taşeronlaşmanın daha da kolaylaştırılması, esnek çalışmanın yeniden ve daha geniş biçimde tanımlanması, yeni sendikalar yasası ve ‘kriz koşullarına özgü’ yeni düzenlemelere yönelik beklentiler (örneğin, özellikle tekstilcilerin talep ettiği bölgesel ücret uygulaması), Türkiye burjuvazisinin krizi bir kez daha fırsata çevirmek için harekete geçtiğini gösteriyor. Dolayısıyla, işçi sınıfının mücadelesi ve örgütlülüğü her zamankinden daha kritik bir önem kazanmış durumda.

Şimdiden birçok sektörde onbinlerce işçinin işten çıkarıldığı belirtiliyor . Dahası, sürecin önümüzdeki yıla yayılarak devam edeceği de tahmin ediliyor. Bu dönemde işten çıkartmalara karşı mücadelede birlik, işçi sınıfı açısından daha ileri taleplerin ve örgütlülüğün zeminini oluşturabilir. İşçileri ve işsizleri bir araya getiren, işten çıkarmalara işyeri işgalleri ile ve benzeri direniş biçimleri ile karşı koyan bir hareket, zamanla salt direnişin ötesine geçerek önemli kazanımları beraberinde getirebilir. Ayrıca, böyle bir hareket (örneğin, kredi kartı borçlarının ertelenmesine yönelik talepleri de içererek), geniş halk kesimlerini ortak bir zeminde bir araya getirecek yolu açabilir.

Cinsiyetçi nitelik taşıyan toplumumuzda her kriz döneminde en ağır yükü üstlenen kadınlar oluyor. İlk işten çıkarılanlar kadınlar; kocası işten çıkarıldığında en kötü şartlarda çalışmayı kabullenen kadınlar; işsizlik ve yoksulluk arttıkça, ev içinde yükü artan yine kadınlar oluyor.

Cinsiyetçi emek bölünmesi önce kadını eve yerleştiriyor; ev işlerinden, bakım emeğinden, çocuk yetiştirmeden sorumlu tutuyor. Emek piyasası da cinsiyetçi karakter taşıyor : Kadına uygun görülen işler de evdeki işlerle benzerlik taşıyor; özellikle ‘bakım emeği’ gerektiren işler kadın işi olarak niteleniyor. Ayrıca kadınların işi, kocalarınınkine kıyasla, genellikle ikincil, ‘aile bütçesi’ne katkı olarak değerlendiriliyor. Bu durumda ilk işten çıkarılanların kadın çalışanlar olması, cinsiyetçi anlayışın bir ürünü. Örneğin, 2001 krizinin ardından da işsiz kalan kadınların oranının erkeklerden yüksek olduğu biliniyor. Krizin ardından çalışan kadınların üçte biri işini kaybetmişti.

Son Söz...

Sonuç olarak kriz asıl olarak işçi sınıfını, işçi sınıfından kadınları ve erkeği vuracak -ama kadınlara daha çok yük bindirecek. Nasıl sermaye kesimi krizi fırsata çevirmeye çalışıyorsa, Türkiye işçi sınıfı açısından da bu krizin bir ‘fırsat’ yarattığını görmek gerekir. Zira, kapitalist sistemin yığınlar için işsizlik, yoksulluk ve sefalet dışında bir alternatif ortaya koyamadığı giderek daha fazla görünür hale gelmektedir. Kriz, işçi sınıfının biraraya gelmesi, kapitalizmle mücadele yolları üzerine düşünmesi, tartışması ve ortak mücadele yolları bulması için bir fırsat olarak görünüyor. Yine kriz sürecinin kadınların bir araya gelmesi, dayanışması, ortak hareket etmesi ve feminist politikalar üretmesi için bir zemin yaratacağını düşünüyorum.



Bu yazı Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı :59’da (Ocak 2009) yayımlanmıştır.
Türkiye Istatistik Kurumu (TUİK) 2008 yılı ikinci çeyreğinde Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYH) artışı yüzde 1,9 olarak açıklamıştı. Sonra artışı 2.3 olarak revize etti. Bu oran 26 çeyrektir sürekli büyüyen ekonomide kaydedilen en düşük büyüme oranı olmuştur.
ABD’de yatırım bankacılığı ve ticari bankacılık birbirinden ayrıydı ve farklı düzenlemelere ve denetimlere tabiydi. Bu işleyişin tarihi 1929’ların büyük buhran dönemine kadar uzanıyor. 1933 yılında Kongre’den geçen ‘Glass-Steagall’ kanunu bankaların ticari ve yatırım faaliyetlerinin birbirinden ayrılmasını öngörüyordu. Yeni düzenlemeye göre ise Goldman ve Morgan`ın faaliyetlerini bundan sonra ABD`nin sermaye piyasalarını düzenleyici kurumu olan SEC değil, ABD Merkez Bankası (FED) takip edecek.
Örneğin İsveç mevduat garantisini 35 bin 500 dolardan 71 bin dolara çıkardı. İzlanda hükümeti bütün mevduatları garanti altına alacağını bildirdi. AB üyeleri alt sınırı 20 bin avro olan mevduat güvencesinin 1 yıl içinde 50 bin avroya yükseltilmesi konusunda anlaştı.
Birlik Volkswagen, Renault, Peugeot, FIAT, Opel, Mercedes ve BMW gibi markaları bünyesinde topluyor.
“Kapitalist Bunalım ve Ekonomik Politika”. Bu makale N. Satlıgan ve S. Savran’ın 1988’de derledikleri “Dünya Kapitalizminin Bunalımı” adlı kitapta yayımlandı.
Ağustos ayında işsiz sayısı 207 bin birden artarak, 2 milyon 439 bine fırladı. TÜİK`in yüzde 9.8 olarak açıkladığı işsizlik oranı, `umudu kalmadığı için iş aramaktan vazgeçenler` eklendiğinde yüzde 18`i aşıyor. Yani işsiz sayısı ise 5 milyon.
Örneğin Akbank, 1000 kişiyi işten çıkardı; iş kazalarıyla Türkiye`nin gündeminden düşmeyen tersanelerde 2 ayda 3 bin kişi işsiz kaldı.

 Yazara Ait Tüm Makaleler
     Emek Haber
     Yazarlarımız
Yrd. Doç. Dr. Hasan AYDIN
DOĞRULUK, GERÇEKLİK VE BİLİM EĞİTİMİ
Yrd. Doç. Dr. Melda Yaman Öztürk
YÜZYILIN KRİZİ
Canani KAYGUSUZ
MESELE, ‘OLMAK YA DA OLMAMAK’ MI?
ÖZGÜR NARİN
Kapitalist toplumda bilim yol gösterici olabilir mi?
     Gazeteler
 
 
     Nöbetçi Eczane
 
  07 Eylül 2010 Salı

Bugüne Ait Kayıt Bulunamadı
 
     Bizden Haberler
›› YENİ DOĞUM : Pelin Koskos

›› YENİ DOĞUM : Yankı Aloğlu

›› EVLİLİK : Nurcan Aktaş

›› GEÇMİŞ OLSUN : Aynur Kayan'ın annesi

›› VEFAT : Ender Ertosun'un annesi vefat etmiştir.

›› GEÇMİŞ OLSUN : Zafer Kurt

›› VEFAT : Emine Türker ve Meryem Saral'ın annesi vefat etmiştir.

›› VEFAT : Esra Kocaman'ın babası vefat etmiştir.

›› VEFAT : İsmet Yüksel vefat etmiştir.

›› YENİ DOĞUM : Funda Dümen'in bebeği dünyaya gelmiştir.

›› YENİ DOĞUM : Ömür çağan Aydın

›› VEFAT : İlyas Mete'nin Babası

›› GEÇMİŞ OLSUN : Zeki Karataş'ın annesi

›› YENİ DOĞUM : Asya Sancak

›› GEÇMİŞ OLSUN : Emekli üyemiz Faik Güneş

›› VEFAT : Sema Çepni'nin babası vefat etmiştir.

›› YENİ DOĞUM : Mira Bayrak

›› EVLİLİK : Sedat-Narin

›› GEÇMİŞ OLSUN : Ulaş Efe Sakarya

›› VEFAT : MYK üyemiz Ünsal Yıldız'ın babası vefat etmiştir.

›› VEFAT : Muharrem Yıldırım'ın annesi vefat etmiştir.

›› VEFAT : Hasan Basri Söyler'in babası vefat etmiştir.

›› VEFAT : Saim Özgan'ın annesi vefat etmiştir.

›› EVLİLİK : Hasan Demir

›› VEFAT : Yüksel Ateş'in babası vefat etmiştir.

›› VEFAT : Üyemiz Nevin Can'ın babası vefat etmştir.

›› VEFAT : Nahit Karahan'ın eşi vefat etmiştir.

›› YENİ DOĞUM : Neva Bozbek

›› VEFAT : Ayşe Altuğ'un annesi vefat etmiştir.

›› GEÇMİŞ OLSUN : Nahit Nabi Biton


Copyright 2008 ©
EĞİTİM SEN SAMSUN ŞUBE
Tasarım ve Programlama : Teraweb